6 Şubat 2018 Salı

JOSE SARAMAGO – GÖRMEK

MERHABALAR;

Nobel ödüllü Portekizli yazar; Distopik Edebiyatın en önemli temsilcilerinden; Jose Saramago'nun KÖRLÜK'ün ardından okuduğum ikinci kitabı GÖRMEK'i paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Körlük’ün adı bilinmeyen ülkenin adı bilinmeyen kentindeyiz yine. Üstelik yaşanan trajedinin üzerinden çok da geçmemiş, uyandırdığı dehşetin hatırası taze, mağdurları da hâlâ sağken yeni bir felaket, daha doğrusu olağandışı bir hal geliyor kentin başına. Seçim yapılıyor, sandıklar kuruluyor. Ancak beklenmedik bir şey oluyor ve oyların büyük çoğunluğu boş çıkıyor. Hükümet bir komplo şüphesiyle derhal teyakkuza geçerek bu beklenmedik durumu siyasal düzenin çarkları içinde öğütmeye çalışıyor; sonuç alamayınca da çareyi sıkıyönetim ilan ederek kenti terk etmekte buluyor. Fakat beklentinin aksine, düzenin yokluğunda düzensizlik baş göstermeyince, onu çıkarmak da yine siyasal erke düşüyor.
Saramago, hiciv ile alegoriyi derin bir kavrayış ve keskin bir görüyle harmanladığı, o muazzam dil cambazlığıyla devamlı eşeleyerek zihnimizde karıncalanmadık yer bırakmadığı bu unutulmaz eserinde, hamaset denen düşünce fukaralığının ve onun kovuklarında yuvalanan güç saplantısının ipliğini pazara çıkarıyor. Fars hiç bu kadar trajik anlatılmamıştı.


ÖZET
Körlük kitabında yer alan adı bilinmeyen ülkenin başkentindeyiz. Beyaz körlük salgının üzerinden dört yıl geçmiş. Seçim sandıkları ve seçim memurları hazırlanmış, seçmenlerin oy kullanmaya gelmesini beklemekteler. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaktadır. Öğleden sonra saat dörtte yağmur kesilip, güneş açınca tüm seçmenler anlaşmışcasına sandık başına yığılırlar.
Oy kullanma işlemi bittikten sonra; sandıklar açılıp, oylar sayıldığında görevliler ilginç bir tablo ile karşılaşırlar. Oyların neredeyse %70’i “boş oy” dur.



“Umarım şeytan sizi işitmemiştir, sayın bakan, Şeytan öyle iyi işitir ki yüksek sesle konuşmak gerekmez, O halde tanrı bizi affetsin, Zahmet etme, o doğuştan sağır.” (Sayfa 111)

“Kelleleri düşünmeye fırsat vermeden kesmenin en iyi çözüm olduğu iktidarın değişmez kuralıdır, sonra çok geç olabilir.” (Sayfa 118)

 Hükumet tablo karşısında çaresizdir. Hükumet bu durumun anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünür. Demokrasiye olan inancın sarsılması olarak değerlendirilen seçim bir hafta sonra tekrarlandığında sonuç daha vahim bir noktaya ulaşır. İkinci seçimde de %83 “boş oy” çıkar.  Bu defa hükumet halkın olduğu her yere ajanlar koyar. Ajanlar “boş oy” salgınının suçlusu ya da kaynağı ile ilgili bilgi toplayacaklardır. Ajanların topladıkları bilgiler, yapılan soruşturmalar sonuç vermez. Hükumet “boş oy” salgınının kaynağına inemez. 

“… öncelikle geçerli oylar gelir, sonra da boş oylar, sonra da geçersizler, son olarak da çekimserler vardır, bu ikincil kategorilerden biri temel kategorinin önüne geçerse demokrasi tehlike altında demektir, ...”(Sayfa 235 ) 


Hükumet çare olarak;  “boş oy” kullanan lanetli  şehri terk etmekte bulur. Polis, ordu ve devlet idaresi şehri terk ederek şehri kaderine bırakırlar. Böylece şehirde çıkacak kaos ile şehre verdikleri oyun bedeli ödetilecektir. Ancak işler hükumetin öngördüğü gibi olmaz. Devlet yöneticileri bir süre sonra yanıldıklarını anlarlar. Şehirde suç işlenmediği gibi, polise orduya hatta devlete de ihtiyaç yoktur. Çünkü başkent, devlet olmadan da kendi düzenini kurabilmiştir.

“artık tek gözün iki gözden daha iyi gördüğünü biliyorum, çünkü ona yardım edecek bir diğeri olmadığından, bütün işi yapmak zorundadır, Belki de bu yüzden körler ülkesinde tek gözlüler kral olur…(Sayfa 241)

“gözün görmediğini yürek hissetmez, bilmeyen kişi görmeyen kişi gibidir,” (Sayfa 248)

 Bu defa devlete ihtiyacı olmayan şehre, devleti hatırlatmak, ihtiyaç hissettirmek için yine devlet eliyle bir Metro İstasyonu’na bir bomba yerleştirilir. Şehirde halkın nabzını tutmaya çalışan Belediye Başkanı da metronun yakınındadır. Olay mahalline gelir. Küçük bir yara alır. Pek çok insan ölür en az otuz ya da kırk kişi yaralanır.

Yangın kontrol altına alınıp, yaralılar sevk edildikten sonra, cesetleri taşıma işi yapılırken Belediye başkanı evine gelir. İçişleri Bakanını ile telefon görüşmesi yapar onu bilgilendirir. Ancak Bakan tüm bilgilere Belediye Başkanından önce sahiptir. Bakan patlamaya “boş oy” kullananların sebep olduğunu söyler. Belediye Başkanı, Bakan’ı bombayı devlet eliyle patlatmaktan suçlar, görevinden istifa eder.

“…Bombayı kimin koyduğu hakkında bir fikriniz var mı, Bence yeterince açık, boş oy kullanan dostlarınız doğrudan eyleme geçmeye karar verdiler, Sanmıyorum, Siz sansanız da sanmasanız da hakikat bu, Bu mu yoksa olduğu ortaya çıkacak mı, Dilediğiniz gibi anlayın, Sayın bakan, burada olan şey iğrenç bir cinayet, Sanırım haklısınız, genellikle böyle adlandırabilir, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Sizin kafanız karışmış, size dinlemenizi tavsiye ederim, gündüz arayın beni, ama sabah ondan önce kesinlikle aramayın, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Ne ima ediyorsunuz, Soru ima değildir, ikimizin aynı anda düşündüğü şeyi size söyleseydim ima olurdu, Benim düşüncelerimle bir belediye başkanının düşünceleri arasında örtüşen bir şey olamaz, Bu kez örtüşüyor, Dikkat edin, fazla ileri gidiyorsunuz, Ben ileri gitmiyorum, zaten oradayım, Ne demek istiyorsunuz, Patlamadan doğrudan sorumlu olan kişi ile konuştuğumu söylüyorum, Delirmişsiniz siz, Deli olmayı tercih ederdim, …” (Sayfa 129)

Ardından kömürleşmiş cesetler enkazdan çıkarılırken tüm gazeteler söz birliği etmişcesine patlamaya “boş oy” kullananların düzenlediği saldırının sebep olduğunu yazar. Hükumet tarafından ölenlerin ailelerine ve yaralılara yardım yapılır. 


Otuz dört cenazeden yirmi yedisinin mezarlık yerine metro istasyonunun bitimindeki çiçeklendirilmiş araziye toplu halde gömülmesine karar verilir. Cenaze töreninin olacağı gün şehir sakinleri beyaz şerit taktıkları kollarıyla; beyaz bayrak sessizce ciddiyet içinde yol aldılar ve cenazeleri toprağa verdiler.

“Meçhul askerlerin hak ettikleri onur, borç ve fırsatların iade edilmesi için hayatta kullandıkları adlara ihtiyaç yoktur, …”(Sayfa 137)

Ölülerin hiç birine DNA testi yapılmaz. Çünkü ölülerin her birini herkes kendi ölüsü sayar. Törenden sonra kalabalık dağılmaz. Devlet sarayı istikametinde yol alırlar. Belediye başkanı da yürüyüş yapanlar arasındadır. İnsanlar kapalı saraya sessizce baktıktan sonra dağıldılar. Bu gösteri boş oy kullanmayan azınlığı korkutur. Şehri terk etmeye karar verirler tıpkı devletin şehri gizlice terk etmesi gibi. Ancak bu kitlenin abluka altındaki şehirden çıkmasına izin verilmez. Ya “boş oy vebası” salgınını yayarlarsa...  


Kabine içinde de sorunlar çıkar, Adalet Bakanı istifa eder. Ardından Kültür Bakanı da istifa eder.  Görevleri başbakan devralır. Kabine içinde dört yıl öncesi yaşanan “körlük” salgınından bahsedilir. “Boş oy” kullanma durumu ile bu durumun bağlantılı olduğu üzerinde durulur.

“Masum kimse yoktur, herkes bir suçtan sanık olmasa da bir kabahatten suçludur, hiç şaşmaz bu,” (Sayfa 229)

Başbakana gelen mektup üzerine körlük salgınında kör olmayan tek kişi olan “Doktorun Karısı”nın “Boş Oy” kullanmayla bağlantılı olduğunu iddia eden mektup alırlar. Mektup ilk kör olan adamdan gelmektedir. 

Devamı Kitabımızda...  


KİTAPTAN NOTLAR
Gelelim kitaptan iz bırakan ayrıntılara; aslında söylemek istediğim pek çok şey var bakalım ne kadar ifade edebileceğim. Bazı kitaplar insanda çok duygu ve fikir uyandırsa da ifade etmek zor olabiliyor. 

“GÖRMEK”, “KÖRLÜK” ten sonra okuduğum ikinci Jose Saramago kitabı. Kitap başlangıçta Körlük’ten bağımsız gibi görünse de 172. Sayfada ilk defa “körlük salgınından” bahsederek iki kitap birleştirilmiş oluyor. İlk körün göndermiş olduğu mektup ile hem hükümetin sorumlusunu bulamadığı suça bir suçlu bulunmuş oluyor hem de kitaplar birbirinin devamı halini alıyor.  

Kitap körlük kadar kaotik bir dünyayı anlatmıyor esasında. Daha umutlu bir içerik karşılıyor okuru. Kitabın ilk 150 sayfalık bölümü bolca siyasi konuşma içerdiği için oldukça yavaş ilerledi benim için ta ki tanıdık kahramanlar sahneye çıkana kadar. Kahramanlar çıktıktan sonra kitabı okumak ve tamamlamak daha kolay oldu. Körlük’ün sonunda karakterler ile ilgili görmeye başladıktan sonra ne oldu sorusunun bir bölümü yanıtını bulmaya başladı. Yedi kişilik gruptan Şaşı Çocuk sahneye çıkmadı maalesef. Bu durum aklıma şu soruyu getirdi. İlk kitabın kapağında 7 karakter vardı. Görmek’te ise oy kullanan 6 el var. Acaba şaşı çocuğa oy kullanacak yaşta olmadığı için mi yer verilmedi?

Bir de kitap boyunca Doktorun karısının “körlük” döneminde kendilerine kötülük yapan ya da kendi haline bırakan insanlarla karşılaşmasını bekledim. Hatta kitap boyunca sahneye çıkan siyasetçilerden biri ile doktorun karısının yolu kesişecek mi diye düşünmeden kendimi alamadım. Ama böyle bir yüzleşme olmadı.

Kitabı okuduğumda yaşanan pek çok olay tanıdık geldi bana. Sanırım yazarın amacı da bu; aslında bir şehir üzerinden evrensel olayları ve durumları aktarmak. Gerçekten başarılı bir hiciv olmuş. Okurken keyif aldığım siyaset içeren kitaplardan biri oldu benim için.

Merak ettiğim ayrıntılardan biri de şu; yazar daha önce Körlük’ten aşina olduğumuz biçimde karakterlerine isim vermiyor. Ve onları fiziksel görünümleri, konumları… vb. ile tanımlıyor. Yazar ile yeni tanıştığım için çok iyi bilmiyorum ama acaba bu tanımlamalarda kullanılan özelliklerin seçiminde yazar hangi noktalara önem veriyor. Bunlar her hangi bir olguyu ya da durumu simgeliyorlar mı acaba? 

Bir de Belediye Başkanı ve Komiser gibi karakterler siyasetin kirli oyunları içerisinde umut veren karakterler olsalar da sistemin çarkları tarafından kolayca sindiriliyorlar. Bu karakterlerin azınlık olması da ayrıca dikkat çekici ve gerçeğe yakın elbette.

Yazarın nokta ve virgül dışında; noktalama işareti kullanmaması, diyalogların paragraflar halinde yazılması yani yazarın kendi şahsına münhasır tarzı okuma hızımı yavaşlatsa da; verilen mesaj ve olayların örgü bakımından; “GÖRMEK” benim için daha etkileyici bir okuma oldu. Her ne kadar Komiserin çabaları olsa da yazar kitabı çizdiği distopik dünyaya uygun biçimde bitirmiş. Bu anlamda kurgusunu çok beğendiğim bir yazar ve kitap oldu.

Okumayı ve yazarla tanışmayı isteyen kitap dostlarına şiddetle tavsiye ederim. Yazarın kalemi yorsa da; farklı bakış açıları katıyor elbette.
Her ne kadar Saramago’nun birkaç kitabını daha alsam da bir süre ara verdikten sonra okuyacağım. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE… 


13 Ocak 2018 Cumartesi

JOSE SARAMAGO – KÖRLÜK

MERHABALAR,

Yazarın adını birkaç yıl önce Elif Şafak’ın Ustam ve Ben kitabı ile ilgili tartışmalarda duymuştum. Ustam ve Ben’in Jose Saramago’nun Fil’in Yolculuğu’ndan esinlenildiği iddia ediliyordu. O zamandan beri yazar aklımda olmasına rağmen okumaya ancak fırsat bulabildim. Ve açıkçası çok sey kaçırdığımı düşündüm. Yazarın okuduğum ilk kitabı ile karşınızdayım. 

Kitaba başlarken….
“Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et.”
Nasihatler Kitabı


ARKA KAPAK

Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

“gerçekten de hepimizin üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız ve bencillik dediğimiz şeyden yoksun ilk kişi henüz anasından doğmamıştı, bu ikinci ten, en ufak vesileyle kanayan birincisinden daha kalındır.”

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikayesi.
Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.


ÖZET
Kitabımız bilinmeyen bir ülkenin bilinmeyen bir şehrinde geçmektedir. Kırmızı ışıkta bekleyen araçlardan biri ışık yeşile döndüğünde hareket etmez. Arabanın içindeki adam beklenmedik bir anda kör olur. Ancak bu körlük; alışılmışın dışında karanlık değil, beyaz ışıktır.
 “Eskiler ne demiş, körler ülkesinde tek gözlüler kral olur,”(106)
Bu zor durumda kör olan adama orada bulunan bir adam yardım eder. Kör adamı evine kadar götürür. Ancak yardımcı olan adamın aslında niyeti kör adamın arabasını çalmaktır. Kör adamın karısı eve gelip de; durumu öğrenince kocasını göz doktoruna götürmek isteyince arabalarının çalındığını fark ederler. Çok geçmeden kırmızı ışıkta bekleyen ilk körün ardından “körlük” salgın halini almaya başlar.
“yalnızca ölmesi gereken ölür, ölüm haber vermeden seçimini yapar.”

İlk körü muayene eden doktor, doktorun muayene ettiği koyu renk gözlüklü genç kız, gözleri şaşı bir çocuk… derken salgın hükumeti korkutur. Körlük inanılmaz bir hızla yayılırken , ülke ve toplum çaresizce seyretmektedir. İnsanların görmelerine engel olacak yapısal bir bozukluk da söz konusu değildir. Sayıları artan körlerin geçmişte akıl hastanesi olarak kullanılan bir binada karantinaya alınmalarına karar verilir. Körler evlerinden bir bir toplanmaya başlar. Henüz kör olmayan doktorun karısı da kör olduğunu söyleyerek kocasıyla kalmayı başarır.  Karantina bölgesinde askeri bir sıkı yönetim söz konusudur. Dışarı çıkmaya teşebbüs edenler öldürülecektir. Ölenlerin ölüleri dahi dışarı çıkamayacaktır. Karantina kuralları her gün askeri anons ile hatırlatılır. Ancak alınan önlemler salgının yayılmasına engel olmaz. Git gide kaotik ve şiddet dolu bir dünya var olmaya başlar.
 
 “Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için şanstır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz.” (104)

Körlük hastalığına yakalananların sayısı arttıkça, karantina bölgesinin nüfusu artar. İnsanlar açlık ve pislik içinde yaşam savaşı vermeye başlarlar. Doktorun karısı gördüğünü gizleyerek kocasına ve aynı koğuşta kaldıkları körlere yardımcı olmaya çalışır. Kalabalığın artması yeni güç dengeleri ve kamplaşmaları da beraberinde getirir. İçeride çeteler kendi hükümdarlıklarını ilan etmeye çalışmakta ve zulüm ederek diğer körleri sömürmek istemektedir. Açlık, pislik, tecavüz kaçınılmaz hal alır. Güçlü olan çeteler ele geçirdikleri yiyecekler karşılığında haraç isterler. Haraçlar bitince diğer koğuşlardaki kadınlara tecavüz ederler. Doktorun karısının bulunduğu koğuş da kendilerine yapılan zulümlerden paylarını alırlar. Çetelerin ellerinde ateşli bir silah olması diğerlerini itaate zorlar. Zaman geçtikçe çetelerin baskısı ve istekleri artar. Doktorun karısı bir kargaşada çete liderini makas ile öldürür.
“…zamana zaman tanırsanız her şeyi çözümler” (243)

Çok geçmeden karantina bölgesinde büyük bir yangın çıkar. Bu yangın dışarı çıkmanın yasak olduğu hastaneden çıkış biletidir. Dışarıda kör olmayan tek bir insan kalmamıştır. Dışarıda da yaşam son derece zordur. Yiyecek bulmak gittikçe zorlaşmıştır. Doktorun karısı sayesinde beraberindeki altı kişi de hayatta kalmayı başarır. Doktorun karısı ve beraberindeki altı kişi doktorun evine ulaşmayı başarırlar. Çok geçmeden ülkeyi etkisi altına alan körlük salgını son bulur. 

KİTAPTAN NOTLAR

Yazarın okuduğum ilk eseri “KÖRLÜK” eserde salgınla değişen kaotik, güçlünün ayakta kaldığı, hayatta kalmak için her şeyin mübah olduğu bir dünya anlatılıyor. Bu “beyaz körlük”ten nasibini almayan tek insan ise; “Doktorun Karısı”.  Zannediyorum; Saramago günümüz insanının içinde bulunduğu duyarsızlık ve bencilliği “beyaz körlük” ile imgelemiş. Kitap boyunca kadının yarın acaba görmeye devam edecek miyim soruları ile okuyucu olarak benim neden “Doktorun Karısı kör olmadı?” soruları beni çokça meşgul etti. Kitabın sonunda Doktorun Karısı kör olmadığı gibi, benim de sorum cevap bulmadı maalesef. 

Kitabın anlatımı benim şahsım adıma ilk defa karşılaştığım türden. Öncelikle paragraf yok, romanlarda alışık olduğumuz konuşma çizgileri ve pek çok noktalama işareti yok, noktayla biten cümleler nadir ve hep virgülle bitirmiş. Bu durum karşılıklı diyalog kısımlarında kimin konuştuğunu kime ne söylediğini anlamak bakımından dikkat gerektiriyor. Buna uzun paragraflar da eklenince daha fazla özen ve dikkat istiyor kitabımız.
Yazar karakterlere isim de vermemiş. Onlara romandaki rollerine uygun isimler vermiş. Doktor, Doktorun karısı, Koyu renk gözlüklü kız, İlk kör olan adam, Gözyaşı Yalayan Köpek…. vb. Bu ismlendirmler bile yazarı farklı kılmış bence. Bir de Doktor ve karısının koğuşunda kalanlar özenli bir biçimde seçilmiş. Yaşlıdan çocuğa toplumun her kesiminden birileri rol almış.
Kitapta genel olarak etkileyivi ve çarpıcı sahnelere sahip olmakla birlikte beni en çok etkileyen sahneler kadınların yağmurda yıkandığı sahne ile Doktorun Karısının kilisede yaşadığı sahne kitapta ayrıca güzeldi. Kilisedeki sahnede anlatılmak istenen duyguyu çok merak ettim doğrusu.
Ayrıca kitap bu kadar felaketten sonra bile insanın asla vazgeçemediği şeylerin yemek yeme, dışkılama ve cinsellik gerekliliği olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Sanki yazar içimizdeki hayvanı vurgulamak adına bu kısımları daha da şiddet ile yoğurmuş sanki. Bu kısımlar bana “SİNEKLERİN TANRISI”nı hatırlattı sanki.
Kitap boyunca aklımda kalan soru işaretlerinden biri yangını Doktorun karısının mı çıkardığı oldu. Sanırım yangının çıktığı kısmı bir daha okumalıyım.

“Nasıl ki cübbe giymekle keşiş olunmuyorsa, eline asa almakla da kral olunmaz, bu asla unutulmaması gereken bir gerçektir. (213)


“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.” (330)
Bir de karantinada olanları ve yapılan eziyetleri gören doktorun karısı körlük salgınından sonra aynı kişilerle karşılaşsa nasıl bir diyalog yaşardı diye düşünmeden edemedim. Netice olarak beni sarsan; sorgulatan ve günlerce aklımdan çıkmayan bir kitap oldu. Sırada “GÖRMEK” var. Acaba “GÖRMEK” de aynı etkiyi yapacak mı diye merak ediyorum. Belki soruların cevabı “GÖRMEK”de vardır.

Bu arada kitap ayracı da bir arkadaşım için hazırlandı. Okuduğum kitap ile aynı döneme gelince uyumları güzel oldu. Kitap ayracı ve takı siparişlerini İnstagram üzerinden almaktayım. İlgilenenleri İNSTAGRAM adresime beklemekteyim. 

"GÖRMEK" ile görüşmek üzere...
 SEVGİLER... 

2 Ocak 2018 Salı

CHARLOTTE BRONTË - JANE EYRE

MERHABALAR,

Bir önceki yazımda Emily BRONTË'nin Uğultulu Tepeler'ini paylaşmıştım. Ardından eleştirmenler tarafından sürekli kıyaslanan kiminin Uğultulu Tepeler'i kiminin Jane Eyre'yi en iyi ilan ettiği bir kıyaslamanın içinde buldum kendimi. Jane Eyre yine İngilizce öğrenmeye başladığım yıllarda bölümlerini okuduğum kitaplardan. Klasik okumalarım için uygun bir roman oldu kendileri... 

ARKA KAPAK

“Ben kuş değilim ve hiçbir ağ beni tuzağa düşüremez. Özgür iradesi olan bağımsız bir bireyim ve şu an bunu sizden ayrılmak yönünde kullanıyorum”
“On yaşında öksüz kalan Jane Eyre, ona kötü davranan yengesinin evinde yaşamaktadır. Dayısının isteği üzerine, yengesiyle yaşayan Jane, kuzenleri tarafından da zorbalığa uğramaktadır. Yengesi Bayan Reed en sonunda çareyi Jane’i yatılı okula yollamakta bulur. Yatılı okulda da zor zamanlar geçirmeye devam eder. Sonunda orada öğretmen olarak çalışmaya başlayan Jane kendini okulda sıkışmış hissettiğinden hayatına farklı bir yerde devam etmek ister ve verdiği bir mürebbiyelik ilanına cevap gelince, Bay Rochester’ın malikânesinde çalışmaya başlar. Çok geçmeden oradaki hayatına alışan Jane, malikânenin gizemli efendisine âşık olur ama hayat ona beklemediği zorluklar çıkarmaya devam edecektir. Charlotte Brontë’nin güçlü ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen kahramanı Jane Eyre’ın bu klasik hikâyesi, gerek kasvetli havası gerek erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadın olmanın zorluklarını betimlemekte İngiliz edebiyatının en önemli romanlarından biridir.


ÖZET
Jane Eyre, küçük yaşlarda annesi ile Peder olan babasını kaybetmiştir ve dayısının yanına sığınmıştır. Dayısı ölüm döşeğinde; yanına sığınan yeğeni Jane Eyre’yi karısı Bayan Reed’e emanet etmiştir. Yengesi de ölen kocasına söz verdiği için istemese de çelimsiz ve çirkin kıza; Jane’ye bakmaya başlamıştır. Ancak dayısının başka çocukları da vardır.  Evin çocukları olan John, Eliza, Georgiana  evlerine sonradan gelen bu küçük çirkin ve çelimsiz  kızdan hiç hoşlanmamaktadır. 

Yengesi Bayan Reed ve çocukları John, Eliza, Georgiana, Jane’ye bu evde istenmediğini her fırsatta hatırlatır ve hayatı Jane için ellerinden geldiğince zorlaştırırlar. Fakir ve istenmeyen bir akrabadan ötesi olmadığını ve onlarla yaşıyor olduğu için kendilerine minnet etmesini bekler haksız yere eziyet ederler. Jane, tüm bunlardan sadece kitaplara sığınarak kaçabilmektedir. Jane bu aşağılanmalara ve mecburiyete katlanmak zorundadır. Jane, John’un davranışları ve iftiraları üzerine sessizliğini koruyamayarak isyan eder ve cezalandırılarak, dayısının hayatını kaybettiği kırmızı odaya hapsedilir. Korkudan kâbuslar görür yalvarıp yakarsa da kimse ona yardım etmez. Bunun üzerine hastalanır. Bu olayın ardından yengesi ondan kurtulmanın zamanının geldiğini düşünür ve Lowood Yatılı Kız Okuluna yazdırır.

- “Kötüler öldükten sonra nereye gider biliyor musun?
- Cehenneme giderler.
- Peki cehennem nasıl bir yer? Biliyor musun?
- Alev alev yanan bir çukur.
- O çukura düşüp sonsuza dek yanmak ister misin?
- Hayır efendim.
- Bunun olmaması için ne yapman gerek?
- Sağlığıma dikkat edip ölmemem.” ( S.42, Jane Eyre ile Bay Brocklehurst’un konuşmasından)


Jane, daha 10 yaşındayken uzunca yıllarını geçirecek olduğu bu okula adım atar. Okul bütün ihtiyaçları koruyucu aileler tarafından karşılanmaktadır. Disiplin oldukça ağırdır. Bunun yanında öğrenciler ne yeterince beslenebilmekte ne de ısınabilmektedirler. Jane, 18’li yaşlarındayken okulda tifüs humması salgını boy gösterir. Aynı günlerde en yakın arkadaşı ve can yoldaşı Helen de vereme yenik düşer. Çocuklara iyilikle sahip çıkmaya çalışan, zaman zaman da bu yüzden okulun koruyucuları ile ters düşen okulun müdiresi Bayan Temple da evlenerek okuldan ayrılır. Öğrenim hayatından sonraki iki yılını aynı okulda öğretmenlik yaparak geçiren Jane daha sonra okuldan ayrılma kararı alır. Bunun üzerine mürebbiyelik yapmak üzere gazeteye ilan verir. İlana bir tek cevap gelir.
İlk kez tattığım intikam duygusu aromalı bir şarap gibiydi. İlk yudumda boğazı hafifçe yakan hoş bir tadı vardı ama sonrasında ağzımda bıraktığı madeni, paslı tat sanki zehir içmişim gibi bir duygu veriyordu. (S. 49)

Bayan Fairfax, belirtilen tarihte bildirilen vasıflara sahipse yazılı adrese gitmesini talep eder. Mürebbiyelikten okulda kazandığından daha fazlasını kazanacağını söyleyerek okuldan ayrılır. Jane, Thornfield Konağı’na varır ve eğitim vereceği 7 – 8 yaşlarında ki Adela ile tanışır. Adela evin beyinin himayesindeki küçük bir kızdır. Annesi Fransız bir sahne sanatçısıdır ve ölmüştür. Jane küçük öğrencisine çabucak alışır. 

Jane’nin , kırlarda gezintiye çıktığı bir gün, Avrupa gezisinden dönmekte olan evin beyi Bay Roshester ile tesadüf eseri karşılaşır. Evin beyi attan düşerek küçük bir kaza geçirir. Jane ona yardım eder. Evin beyi olduğunu bilmeden sohbet ederler. Zaman içinde evin gizemli beyi, Rochester’e karşı Jane’nin duyguları zamanla değişmeye başlar fakat tüm duygularını içinde saklamayı tercih eder.
“Madem engel olamıyorsun, dayanmak zorundasın. Kaderin olan bir şeye dayanamam demek zayıflık ve aptallık.” (S. 74)
Jane’nin mürebbiyeliğe devam ettiği günlerde Bay Rochester, konağa misafirlerini, yakın dostlarını birkaç haftalığına yatıya davet eder. Misafirler gelmeden önce konakta hummalı bir hazırlık sürer. Konak çalışanları arasında, Bay Rochester ile davetlilerden güzelliği ile meşhur Blanche Ingram’ın evleneceği dedikodusu dolaşır. Dedikodular Jane’nin de kulağına gelir.
Bu sırada yengesinin uşağı konağa gelerek yengesinin ölmek üzere olduğunu ve Jane’yi görmek istediğini bildirir. Oğlu John’un kumar borçları yüzünden sarsılan yengesi, oğlunun intihar ederek ölümü üzerine felç geçirmiştir ve yataktan çıkamamaktadır.  

 Jane, Bay Rochester’dan izin alarak yengesine gider. Ölüm döşeğindeki yengesi, Jane’ye bir mektup verir. Mektup bundan üç yıl önce zengin bir tüccar olan amcası John Eyre tarafından gönderilmiştir. Mektupta Jane’yi görmek istediğini ve mirasını ona bırakmak istediği yazmaktadır. Yengesi, Jane’ye olan nefretinden dolayı mektubu Jane’den bunca zaman saklamıştır. Jane, herşeye rağmen yengesini affeder. Yengesi yaşama gözlerini yumduğunda Jane konağa geri döner.
“Nefreti yok eden şiddet değildir; nasıl ki yaraları iyileştirmenin yolu öç almak değilse.” (S. 77)

Rochester, Jane’ye evlenmek istediğinden bahseder. Jane, aldığı bu haber ile yıkılır duygularını Rochester’e belli eder. Bay Rochester’a evlenmesi durumunda Adela’nın yatılı okula gitmesinin, kendisinin de yeni bir iş araması gerektiğini söyler. Rochester, Jane’ye itirafta bulunması için oyun oynadığını ve Jane’den etkilenmekte olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söyler. Nihayet Jane duygularına karşılık bulmuştur. 


Düğün hazırlıklarını tamamlayan çift, tam kilisede nikâh esnasındayken, içeriye daha önce de Bay Rochester’ı ziyaret etmiş olan bir adam Rochester’in evlenmesinin mümkün olmadığını çünkü halen kız kardeşi ile olan evliliğinin devam ettiğini söyler.
Herkesin çok iyi bildiği gibi, gübrelenmemiş sürülmemiş toprak gibi olan cahil kalplerden önyargıyı söküp atmak çok zordur. Önyargılar kayaların arasındaki otlar gibi sımsıkı yapışır bu kalplere. (S. 475)

Genç adamın açıklaması üzerine Jane için evdeki pek çok gizem aydınlanmış olur. Bay Rochester akli dengesi yerinde olmayan eşini bakıcısının gözetimi altında çatı katında kilitli tuttuğunu söyler. Olayın doğruluğunu öğrenen Jane, evi terk eder.
DEVAMI ROMANIMIZDA... 

KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın fiziki görüntüsü ile başlamak istiyorum. Kitap Yabancı Yayınları tarafından 2017 yılında ilk defa ve ciltli olarak basılmış. Ciltli kapağın üstünde bir de kuşe kâğıt kapak bulunmakta. Kitabın her iki kapağı da son derece şık hazırlanmış. Doğrusu hemen dikkatimi çekti. Daha önce herhangi bir yayınını okumadığım için yayın evi ile ilgili tereddütler yaşasam da estetik açıdan güzel bir kitaptı. Ancak Uğultulu Tepeler’in aksine birkaç dizgi hatasına ve imla hatasına rastladım. Bunun yanında iç kapak da dış kapak ile aynı renkte güzel hazırlanmış. Kullanılan kâğıt ve yazı karakteri de beni yormadı doğrusu.
Gelelim romanımızın içeriğine; Kadın yazarlar Viktorya dönemi İngilteresi’nde ciddiye alınmadığı için yazar, eseri bir erkek ismi olan “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Kardeşinin ölümünden sonra ablası kitabı kız kardeşinin adıyla basmıştır. (Wikipedia'dan)


Kitabımız Viktorya Dönemi İngilteresinde farklı sınıftan iki kişi arasındaki bir aşkı anlatan roman, toplumda yaşanan dini baskıyı, sınıf ayrımını ve erkek üstünlüğünü gerçekçi bir biçimde yansıtır. Romanın ana karakteri, zorlu bir çocukluk geçirdikten sonra öğretmen olan ve toplumda kadına yakıştırılan edilgin rolü oynamayı reddeden Jane Eyre'dir. Karakterin hikâyesi, birinci tekil şahıstan anlatılmaktadır. 
Kadın özgürlüğü ve haklarına sahip çıkan feminist duyguların ön plana çıktığı ilk romanlardan biri olarak kabul edilen eser romantizm akımının en önemli örneklerinden kabul edilir. Jane Eyre kendisine yardım edecek kimse olmadığından kendi işini kendi gören, ayakları üzerinde duran sağlam karakterli ve kararlı bir genç kızdır. Bu da onu o dönem kadınları için hatta günümüz kadınları için bile; iyi bir rol model yapmaktadır bence. 

Yazarın romanı kendi hayatından esinlenerek kaleme alındığı söylenmektedir. Kitaptaki kız okulu, yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge’deki rahip kızları için açılmış okuldan esinlenir. Romandaki Jane Eyre’nin arkadaşını Helen’in veremden ölümünde ise; Charlotte Bronte’nin doğrudan ablası Maria’nın ölüm anını aktardığı söylenir. Bu ifadeyi yazarın romanda olayları aktarırken sunduğu gerçeklik yansıtıyor bence de. Küçük kızın ölüm ve ölüm karşısındaki tevekkülü okuyucuya çok iyi geçiyor. Yazarın bu konuda başarılı olduğunu düşünmekteyim. Bu şekliyle fazlaca da Çalıkuşu romanının Feride'sine de benzemektedir bana göre. Acaba Reşat Nuri bu romanı okumuş mudur? Öksüz ve yetim Feride'nin okuduğu yatılı okul, Kamran'ın hayatında başka bir kadın olduğunu öğrenip kendini yollara vurması, Munise'nin ölümü... İki romanı birbirine çok benzer hale getirmiş. 


Romandaki diğer kadın karakterlerle karşılaştırıldığında Jane Eyre; güçlü, dik başlı, kendi ayakları üzerinde duran tarafları öne çıkmakta. Romanda dönemin kırılgan, güçsüz, silik, kimliksiz ve birbirinin benzeri diğer kadın karakterleri ile kıyaslandığında farklılığı ortaya çıkmakta. Özellikle dış görünüş olarak silik pek de güzel olmadığı sıklıkla belirtilmesi de onun karakterini daha da ön plana çıkarıyor. Bence Bay Rochester’i de etkileyen onun bu boyun eğmez, güçlü karakteri. Bir de yazarın yaşadığı kasabadan çıkmamış genç yaşta ölmüş olduğunu göz önünde bulundurursak; yazarın kaleminin gücü daha da belirgin olmakta.


Yeni kitaplarla görüşmek üzere...

SEVGİLER... 

19 Kasım 2017 Pazar

EMİLY BRONTË - UĞULTULU TEPELER

MERHABALAR;

İngiliz Edebiyatı'nın önemli isimlerinden Brontë Kız Kardeşler'den Emily Brontë'nin tek romanı  Uğultulu Tepeler'i paylaşmak istiyorum sizlerle... 


EMİLY BRONTË'nin portresi... 


ARKA KAPAK
Bütün dünya onun bir zamanlar yaşadığının, benim de onu kaybettiğimin korkunç hatıralarıyla dolu sanki!” 


ÖZET

Yıl 1801. Bay Lockwood, zengin bir insandır şehrin kalabalığından bıkıp ıssız bir kasabada kafasını dinlemek ister ve bir yıllığına Yorkshire'ın uzak bir köşesindeki Thrushcross Grange’yi kiralar. Buraları çok güzel diye düşünür. Beşerden uzak kalmak isteyen birinin arayıp da bulamayacağı bir yerdir onun için. Bay Heathclif, Bay Lockwood’un ev sahibidir. Soğukkanlı, asık suratlı sakin tabiatlı bir adamdır. Uğultulu Tepeler’deki Malikânenin de sahibidir. Malikâne adını Kuzey rüzgârlarından almaktadır. Malikane iklim göz önünde bulundurularak yapılmıştır. Bay Lockwood, ana giriş kapısının üzerinde “1500 yazısı ile “Hareton Earnshaw” adını görür. Evin tarihini merak etse de ev sahibine sormaya cesaret edemez.

Bay Lockwood Bay Heathcliff ile şarap içer, sohbet ederler. Bay Lockwood ertesi gün yine Uğultulu Tepeler’e gitmek için yola çıkar. Ama tipiye yakalanır. Uğultulu Tepeler’e ulaştığında kimse sesini duymaz. Artık umudu kesmişken; sonradan adının Hareton Earnshaw olduğunu öğrendiği delikanlı gelir onu, oturma odasına alır. Orda bir de genç bayan vardır. Evin hanımı diye düşünür. Konuşmak istese de pek ilgi göremez. Bay Heathcliff sahibi gelince yemeğe otururlar. Yemekte evin hanımı diye düşündüğü kişinin Bay Heathclif’in gelini olduğunu öğrenir. Ölmüş oğlunun eşi Cathy’dir. Hareton Earnshaw evin asıl sahibi olması gerekirken  Heathclif tarafından evin yanaşması haline gelmiştir. Tipi nedeniyle eve dönemeyince; Uğultulu Tepeler’de mecburi bir gece misafirlik geçirir. Ev sahibi de onu evinde misafir etme konusunda isteksizdir. Ertesi gün Malikanesine geri döner. Yanında çalışan kahya kadın Nelly’den onlar hakkında bilgi edinmek ister. Kahya kadında bildiği her şeyi kendisine anlatır. Böylece Pandora’nın kutusu açılır. 


“1801. Ev sahibimi – sonradan epey canımı sıkacak şu münzevi komşumu- ziyaretten şimdi döndüm. Hakikaten istisnai bir mekândayım. Bütün İngiltere’de beşerin telaşesinden, vesvesesinden uzak başka bir mevkii bulma şansımın olduğunu da sanmam. Beşer sevmezlerin cenneti burası ve dahası Bay Heathcliff’le yalnızlığımızı pay edecek öyle uygun bir çift oluyoruz ki! Esaslı bir adam bu Bay Heathcliff! İlk karşılaşmamızda kaşlarının altındaki o kara gözlerinde beliren şüpheye ve atımın terkindeyken adımı zikretmem üzerine parmaklarını yeleğinin ceplerine sokup kibirli edayla bana karşı siper alışına kanımın kaynadığını eminim pek hissetmedi” (Kitaba başlarken; Sayfa 5)

Uğultulu Tepeler Malikanesi’nin sahibi Bay Earnshaw, Liverpool gezisinden beraberinde 6 yaşlarında bir çocuk ile döner. Çocuk kimsesizdir, çingene gibi de esmerdir. Çocuk adını da bilmediğinden Bay Earnshaw, çocuğa, Heathcliff adını takar. Çocuğun soyadı da yoktur. Niyeti bu çocuğu oğlu Hindley ve kızı Catherine ile birlikte, kendi çocuğuymuş gibi büyütmektir. Küçük kızı Catherine ile Heathcliff birbirlerini hemen severler. Ancak Hindley eve gelen bu çocuktan pek hoşlanmaz, ve babasının o gösterdiği ilgiyi de çok kıskanır.

“ Varlığımın tamamı, burada şu halimden ibaret olsaydı yaratılmamın ne anlamı olurdu ki? Benim bu dünyadaki kederlerim Heathcliff’in de kederleri oldu. Bunu en başından beri gördüm, yaşadım. Ve yaşıyorsam eğer, ben onda yaşıyorum. Her şey yok olup kaybolsa, geriye sade bir o kalsa, ben de var olmaya devam ederdim. Ama her şey yerinde kaldığı halde sadece o yok olsa, bu koca evren başıma yıkılır, varlığımı sürdüremezdim. Linton’a olan aşkım ağaçların yapraklarına benziyor. Kışın gelip ağaçalrı değiştirmesi misali, zamanın da bu aşkı değiştireceğini biliyorum. Ama Heatcliff’ e olan aşkım toprağın altındaki kayalar gibi… pek göremediğimiz ama gerekli olduğunu bildiğimiz kayalar…” (Sayfa 102)

Babaları öldükten sonra malikânenin yönetimi Hindley’e kalınca da; Catherine’nin ayyaş ve kötü bir delikanlı olan ağabeyi Hindley, Heathcliff’e eziyet eder, sıradan bir uşakmış gibi davranır ona. Bu esnada artık Catherine genç ve güzel bir genç kıza dönüşmüştür. Bu esnada Thrushcross Grange’de yaşayan Bay Linton ve kız kardeşi ile İsabella ile de arkadaşlık kurmuştur. Bay Linton’un Catherine’e olan ilgisi ile Heathcliff’in aşkı ve arkadaşlığı arasında kalır Catherine. Her ne kadar Catherine de Heathcliff’i sevse de onun gibi biriyle evlenmesinin kendisini küçük düşüreceği fikrinden etkilenmektedir. Kahya kadın Nelly’ye bu düşüncelerini anlattığı esnada Heathcliff Catherine’in konuşmalarını duyar ve Wuthering Heights’tan kaçar. Üç yıl ortadan yok olur. Bu esnada Catherine bay Linton ile evlenir. Heathcliff de üç yıl sonra varlıklı bir adam olarak geri döner. 


Âşık olduğu karısını doğumdan kısa süre sonra kaybeden; tamamen ayyaş bir adama dönen Hindley, oğlu Hareton ve uşak Joseph’in yaşadığı Uğultulu Tepeler’de Hindley’in kiracısı olur. Heathcliff her iki aileden de intikam alamaya yeminlidir.  Catherine ile Heathcliff karşılaşınca aralarındaki tutku yeniden başlar. Heathcliff sırf Edgar Linton’a kötülük olsun diye, onun kardeşi İsabella ile kaçarak evlenir. İsabella’ya kaçırdığı ve evlendiği andan itibaren eziyet eder. İsabella çok geçmeden kaçar ve dayısının adı verilen doğuştan zayıf bünyeli marazlı bir oğlu olur. Catherine kendi adını taşıyan kızını doğurduktan hemen sonra ölür. 

En az arandığında en çok bulunan şeylerden birisin. Ama arandığında da bulunmazsın!” (Sayfa 159)

Heathcliff, kumar ve içki borçlarını ödemeye karşılık Hindley’in elinden malikaneyi alır. Catherine ölse de intikam ateşi sönecek gibi değildir. Annesinin ölümü üzerine dayı Linton tarafından Thrushcross Grange’ye getirilen oğlunu hemen ertesi gün kendi yanına alır. Hasta ve bakıma ihtiyaç duyan delikanlıya da eziyet eder ve bakımı ile hiç ilgilenmez. Tek amacı bu marazlı çocuk kanalı ile Thrushcross Grange’ye el koymaktır. Ama o her zaman daha fazlasını ister. 

“Ölüleri yaşıyormuş gibi düşünürsek, onlardan geriye kalan her şey kıymetlidir.” (Sayfa 168)

Sırf kötülük etmek amacıyla kendi oğlunu, Edgar Linton’un ve Catherine’nin kızı Cathy ile zorla evlendirir. Edgar Linton ve ardından çok geçmeden de yeğeni Linton ölünce de amacına ulaşır.Earnshaw ile Linton ailelerinin malına mülküne, yani Wuthering Heights ile Trushcross Grange’e el koymanında yolunu bulur. Kendisine yapılan eziyetlerinin hıncını almak için, Hindley Earnshaw’a da, oğlu Hareton’a da bir köpek muamelesi yapar. Ama ruhu bir türlü huzur bulmaz. Çok geçmeden beklenmedik biçimde Heathcliff de ölür. Sonunda gencecikken dul kalan Cathy ile Hareton evlenir.

“Catherine'le ilgili olmayan ne var ki zaten? Onu anımsatmayan ne var ki? Başımı eğip şu zemine baksam, taşların üstünde yüzünü görüyorum! Her bir bulutta, her bir ağaçta onu görüyorum… Geceleri havayı o dolduruyor, nefesim o oluyor. Gündüzleri baktığım her şeyde gözüme o görünüyor. Onun hayali her yanı sarmış halde! Sıradan insanların yüzleri kadın ya da erkek, hatta kendi yüzüm bile onunkine benziyormuş gibi geliyor. Bütün dünya onun bir zamanlar yaşadığının, benim de onu kaybettiğimin korkunç hatıralarıyla dolu sanki!” (Sayfa 407)


KİTAPTAN NOTLAR
Öncelikle kitabın fiziki görüntüsü ile başlamak istiyorum. Kitap Yabancı Yayınları tarafından 2017 yılında ilk defa ve ciltli olarak basılmış. Ciltli kapağın üstünde bir de kuşe kâğıt kapak bulunmakta. Kitabın her iki kapağı da son derece şık hazırlanmış. Doğrusu hemen dikkatimi çekti. Daha önce herhangi bir yayınını okumadığım için yayın evi ile ilgili tereddütler yaşasam da hiç dizgi hatasına ve imla hatasına rastlamadım. İç kapak da dış kapak ile aynı renkte güzel hazırlanmış. Kullanılan kâğıt ve yazı karakteri de beni yormadı doğrusu.

Gelelim kitabımıza. Uğultulu Tepeler veya özgün adıyla Wuthering Heights, Emily Brontë’nin tek romanı. İlk kez 1847 yılında Ellis Bell mahlası ile yayımlanmıştır. Emily vefat ettikten sonra kız kardeşi Charlotte eseri yayıma hazırlayıp, Emily’nin gerçek ismi ile eserin ikinci bir baskısını yayımlamıştır. Eserin ismi konu aldığı hikâyenin merkezî figürlerinden olan bir malikâneden gelmektedir.Bugün İngiliz edebiyatının klasiklerinden sayılan roman ilk yayımlandığında hem olumlu hem de olumsuz tepkilerle karşılaşmıştır. İç içe geçen yenilikçi yapısı karışık tepkiler almıştır. Her ne kadar ilk başlarda Charlotte Brontë’nin Jane Eyre isimli eseri Brontë kız kardeşlerin çıkarttığı en iyi çalışma olarak tanınmış olsa da, sonradan gelen eleştirmenlerin çoğu Uğultulu Tepeler’in özgünlüğü ve başarısının onu Brontë kız kardeşler tarafından çıkarılmış en iyi eser yaptığını öne sürmüşlerdir. (Wikipedia’dan)

Romanda,  Heathcliff karakterinin sevdiği kız olan Cathy’den intikam almasını sağlarken aşkın nefrete dönüşümünü ve nefretin bazen aşktan da güçlü olabildiği vurgusu yapılmaktadır. Heathcliff’in uzaklara gidip, üç yıl sonra dönmesinden bahsedilirken; acaba bir “Monte Cristo Kontu” hikayesi mi geliyor derken; karşıma daha acımasız ve öfkeli bir intikamcı çıktı. Çoğu eserde intikam alan karakterlere sempati duysam da nedense Heathcliff’i sevemedim bir türlü. Yazarın oluşturduğu karakteri ayrıntılarla inşa etmesi çok güzel olmasına rağmen dinmek bilmez öfkesi ve bu öfkesinin suçlu suçsuz herkese –hatta öz oğluna, hayvanlara bile- yönelmesi beni rahatsız etti.Bu arada Heathcliff’in gerçek ailesi ve ortadan kaybolduğu zamanlarda nerede olduğu, nasıl zengin olduğu romanda cevabı olmayan sorulardan.

Romana başlarken; var olan karakterlerden büyük çoğunluğu yaşlanmadan vefat ederken Kahya kadın ve Uşak Joseph yaşlanana kadar yaşamayı başaranlardan. Malikâneler gibi onlar da aileye miras yoluyla babadan oğla geçer gibiler.  

Heathcliff de Catherine de lanetli gibiler. Onlara dokunan felaket yaşıyor gibi. Etraflarından yaşamayı başaran az gibi. Yazarın hastalığı ve ölüm korusu acaba roman böyle mi yansımış diye düşünmeden alıkoyamadım kendimi.

Sonuç olarak akıcı bir dille anlatılmış bir klasik roman olduğunu düşünmekle beraber, Heathcliff’in dinmeyen öfkesi ve affetmeyen kalbi beni rahatsız etti. Roman boyunca içimi acıtan iki öksüz tabi ki özellikle de Hareton’un hak ettiği biçimde yaşamasına ve hak ettiği gibi evin sahibi olmasına sevindim.